7 May 2009

çember..


Çember ve çemberin matematiksel konumu aslında ne kadar insan hayatı ile alakalı. Mesela bir çemberin alanı, O'nun çapının yarısı ile sabit bir pi sayısının çarpımının karesine eşit. Aynı şekilde çemberin çevresi de çemberin yarıçapı ile sabit bir pi sayısının çarpımı kadar.

İnsanlar da çemberler gibiler. Çapları doğrultusunda hayat üzerinde kapladıkları bir alan ve yine kendi çapları doğrultusunda edindikleri bir çevre var. Çemberin çapı , onu iki eşit parçaya bölen doğrunun boyu ise, insanın çapı da onu ruhen iki eşit parçaya bölen herhangi bir olayı algılama ebatı. Hal böyle olunca farklı çemberlerin nasıl farklı çapları oluyorsa, farklı insanların da farklı çapları olduğu bir gerçek. Hep denir ya, bildiklerimiz bir çemberin alanı ise, bilmediklerimiz de bir çemberin çevresi gibidir. Çemberin alanı, yani bildiklerimiz ne kadar genişlerse, bilmediklerimiz yani çemberin çevresi de o kadar genişler.

İnsan denilen mahluk, bildiği ve hayatı algılayabildiği kadardır. Yani sabit olay ve nesneleri değerlendirebildiği ölçüde çap sahibi olur. Siz o algıyı değiştiremezsiniz. Zira her zaman dendiği gibi, sizin ifade ettikleriniz, karşı tarafın algıladığı yani çapı kadardır.

Şu dünyada en zor şey, çapının almayacağı birşeyler ifade etmektir birilerine. Ben maalesef yine aynı yanılgıya düşerek aynı hatayı işledim. Demek ki benim de bu algıdaki çapım yetersizmiş. Nasıl oluyor da, kendi çapım yetersizken başkalarının çapından büyük çaplara sahip olmadığı için onları eleştiriyorum. Eh o zaman son cümlede, cümleten 3 boyutlu analitik düzlemde bu çember paradoksumuza buyrun. ..

2 May 2009

Şafağın Külleri : Bölüm 1



“Bir tek sigara için çok şey verebilirdim şu an” dedi. Siyah deri zırhının içinde sakladığı yara izleri yüzüne yansımış, yüzündeki yaralar ise içinde hiçbir yerde iz bulamamış kadın savaşçı. Kılıcını belindeki yerinden çıkarıp duvara yasladı. Karşısındaki adamın gözlerine baktı. Görebildiği şey, yıllar öncesinden gelen neşe dolu bir bakış olsun istedi. Evet! Bir tek sigara içebilmek için çok şey verebilirdi. Ve şimdi bu kurşuni duvarlar arasında yerin onlarca metre altındaki bu karargahta, yıllar öncesinden hiçbir iz yoktu. Ne bakışlarda, ne de konuşulan sözlerin satır aralarında. Kadın durdu. Karşısında kafasını haritaların üzerine gömmüş, hafif kırlaşmış saçları ve seyrek sakalları ile oturan adama baktı. Muhtemelen az evvel dediği şeyi duymamıştı. Saat sabaha karşı 4’tü ve cepheden gelen haberler endişe veriyordu. Bir an tüm bunlardan arınarak eskisi gibi kolyesini takıp, sürüp sürüştürüp, o neşeli günlerdeki gibi görsün istedi harita başında oturan adam kendisini. Sonra kendi düşünceleri kendine garip geldi. Neden seviyordu bu kadar O’nu, bunu bile unutmuştu. Onbinlerce kişiyi komuta ederek, milyonların hayatını beraber kurtardıklarına inandığı için mi? Eskiden kalan ve tanıdığı tek insan olduğu için mi? Bütün yalnızlıkların içinde tek O’na tutunabildiği için mi? Bir an bilemedi. Yıllar öncesinden gelen türlü hayaller gözünün önünde belirdi. En rengarenk olanına tutundu bir an. Öylece kalmak istedi. Günlerdir uykusuzdu hepsi. Gözlerini bir an kapadı ve aynadaki eski görüntüsünü düşledi. Kahküllerini alnına düşürüp de gözlerini hafifçe kısarak bakıp, sadece ellerindeki dokunuşu özlediği o günleri. Renklerin açıkça seçilebildiği o günleri. Kıyametten önce, binlerce cesetle tanışmadan önceki o günleri. O günler ki en kötü koku, yanından geçtiği çöp kamyonlarının kokusuydu. Yanmış cesetler, iltihaplı yaralar, kopan eller ve bunların bıraktığı kokular yoktu. Kendisini bir oyuncak ayıya sarılmışken hayal etti. O yanındaydı ve saçlarını okşuyordu. Yıllar öncesindeydi…

“Az evvel ne demiştin?” diyerek uyandırdı kadını masa başındaki adam. Gri ve pütürlü duvarlı havasız bir odada, kendinden geçtiğini anlayarak, ve hafifçe irkilerek anlamlandırdı kelimeleri. Neden sonra az evvel sigara istediğini hatırladı. Ama bunu tekrar söylemeyi gereksiz buldu. “ Yedi mıntıkada hareket devam ediyor. Dördü planlandığı gibi elimizde, ikisi öngörüldüğü gibi boş çıktı. Ama biri var ki ileri karakol bölgesi, düşman zannettiğimizden daha çok tahkimat yapmış. Beklentilerden daha fazla insan kaybettik. Üzücü fakat, senin daha dün sırtına vurup da iyileşirsin dediğin yüzbaşı… Mayına basarak… Durum çok parlak değil” diyerek aşağı yukarı her gün aynı olan gündelik raporu verdi. Karşılığında duyduğu ses rutin bir alışkanlık içeriyordu. “İhtiyattaki tümeni geri çekin. O bölgeyi boşaltmalıyız ki geridekileri tutabilelim. Bu arada, sigara içmeyeli gerçekten beş buçuk sene olmuş. Şimdi iyi giderdi değil mi?” Güldü sonra sözlerin sahibi. Sağ gözünü kaybettiğinden beri ilk defa güldüğünü gördü O’nun. Belki de umudun kaybolmaması için bir işaretti gülmesi. İlk defa bu kadar yorgun hissediyordu kendini. Öldürdüğü adamların sayısını kılıcının kabzasının üstüne çentik atarak saymayı bıraktığından beri ilk defa dua etme ihtiyacı duydu. Neden bu kadar kötü hissediyordu kendini? O’na veya kendine bir şey olacağından mı? Yoksa O’nun bir şekilde o geceye dönüp de, o geceki, geçmişteki O’nunla irtibat kurabildiğini bildiğinden mi? Geçmişe dönmek mi korkutuyordu kendisini? Düşünmek ve duygusallaşmak zamanı değil diye düşündü. Boynunu iki yana çevirerek ayılmaya çalıştı. “Benden istediğin bir şey var mı?” diye sordu her zamanki ciddiliğiyle. Alacağı cevabın donuk ve yapılması gereken emirleri içeren bir cümle olacağını biliyordu. “Özel birliğin komutasını al! Şafakla beraber düşmanın tedarik silolarını vurun! Güneşten önce karargaha dönmüş olun. İleri karakolda keşif için sana ihtiyacım var. Dördüncü tümen daha cepheden dönmedi. Yerini alarak sağ kanadı kapatmanız gerekiyor.” Emirleri büyük bir ciddiyetle dinledi. Hep olduğu gibi tek kelimesini bile atlamamayı öğrenmişti. Çünkü bu zamanda bir kelime, binlerce hayat demekti. Durdu. Bir şey söylemek ister gibi dudaklarını araladı. Tam söyleyecekken, “ Bir de, kendine dikkat et, dördüncü sektördeki o kazadan beri, aklım hep sende kalıyor” cümlesini duydu. Patlamanın ısısını yüzünde hissetti, şarapnel parçalarını teninde. Sevgilinin eli gibi ılık bir histi oysa ki, şaşırdı bu ikisini aynı yerde birleştirebildiğine. Alın hizasından çenesine kadar uzanan yara izine dokundu. Sonra saçlarının bir kısmını yakan o yanık tene. Utangaç bir ifadeyle komutana baktı. Komutan evet. Sevdiği adamdı. Gördüğü yüz, yara bere dolu, ama ilginç ki bunca zaman sonra kendisine bu kadar sevecen bakan bir yüzdü. Ağlamak istedi, ama buna ne mekan ne de zaman vardı. Ayağa kalkıp dimdik şekilde kendisine yakışır vaziyette durdu. “Nasıl istersen!” diye cevap verdi. Sağ dönmeli, ve iki gün sonra yapılacak oylamaya katılmalıydı. Duygusallığa yer yoktu. Başkan savaşın değişik cephelere kaydırılması yönünde talimat vermiş ve bu, savaşın içinde olan kumandanları epey rahatsız etmişti. Burnuna kötü kokular geliyordu. O’nun,ü sevdiği erkeğin bu zor zamanında yanında olmalıydı. Daha geçen ay bir suikast girişi olmamış mıydı? İçi ürperdi. Sanki kendisi ölürse, O'nu, sevdiği adamı koruyacak kimse yokmuş gibi düşündü. Kapıdan çıkarken gözleri dolu bir kez daha baktı O’na. Her göreve gidişinde O’nu bir kere daha göremeyecek olmanın korkusuyla. Boğuk, kurşuni ve pütürlü duvarlı karargah odasından çıkarken, O’nu ne kadar sevdiğini düşündü. Kapıda kendisini bekleyen yaverine döndü. “Özel birlikten üçyüz adam hazırla. Yarım saatiniz var. Şafakla beraber sektör onaltıda düşman silolarına saldıracağız. Emri sadece sen ve ben biliyoruz. Hata istemiyorum” diyerek sert bir tonda emretti. Kelimelerin ağzından çıkışındaki sertlik bir an kendisini bile şaşırttı. O’nun hayatı artık buydu. Odadan çıkmadan önce keşke bir kez daha sarılsaydım diye düşündü her defasındaki gibi. Yanından geçen askerlere, yaralılara, üstü başı kirli insanlara aldırmadan kendi küçük odasına gitti. Evet! O’nun hayatı artık buydu ve bu hayatta kadınlık, zayıflık veya insanlık yoktu…


28 Nis 2009

Aşk Sigara Bira....

Aşk, sigara ve bira; birbirlerinden hem bağımsız, hem de aşırı bağımlı öğelere sahip üçlüdür.

Hiyerarşik olarak önce sigara sonra bira sonra aşk gelmektedir. Bu hiyerarşiyi sondan ele alırsak, aşık olduğunuzda sigara ve bira olmadan yapamazsınız, bira içtiğinizde aşık olmanıza gerek yok, lakin sigara içmeden yapamazsınız. Sigara içtiğinizde ise bira içmeye veya aşık olmaya gerek yoktur, kendi başına da içebilirsiniz. İlk bakışta çok tutarlı bir bağ gibi görünse de, arada dikey ve yatay geçişler söz konusu olabilmektedir. Şöyle ki, fazla bira içildiğinde, bir kadına aşık olunması dikey bir ters hareketlilik iken, bu aşkın bira ve sigara tüketimini arttırması da yatay bir ters hareketlilik olarak görülecektir.

Velhasıl günün her saatinde başarıyla birbirine eküri olabilecek bu öğeler, bir müddet sonra insan yaşamının vazgeçilmez parçaları olarak da karşımıza çıkacaklarıdır.

Sonuç itibariyle alkol insan beyninin çalışma prensiplerini değiştirerek size geçici çözümler üretebilen bir mekanizmadır. Çoğu yerde çare değildir derler. Yalan! siz kendi kafanızın ters çalışmasını düzeltip, içip sıçmadan daha sağlıklı ve sakin kararlar verebiliyorsanız, alkol bu anlamda gayet iyi bir katalizördür.

Sigara zararlıdır. İçmemek gerekir. Ama bir deniz kenarında, veya bir bahar akşamı yeşil çimenlere uzanıldığında mavi mavi gökyüzüne üflenmesinin de keyfi başkadır.

Aşksa hepsinden zararlıdır. Sigarayla biranın 4 yılda verecekleri komple zararı 2 haftada verebilir. İnsandan 11 kiloyu derhal çekip alabilir. Karşılığında da tek yaptığı şey naniktir. İşte kahrolası, bunu öldürmenin tek yolu da bira ve sigara. İşin kötüsü bazen daha da hortlar ,kişi onu öldürecek bu iki şeyi aldığında.

27 Nis 2009

Aylaklık erdemdir*



"Çalışma" kavramı hepimiz için hayatımızda en önem verdiğimiz kavramlardan bir tanesi. Hal böyle olunca hepimiz işimizin ve mesleğimizin peşinde belki de kendi hayatlarımız hiçe sayarcasına koşturuyoruz. Peki hiç düşündük mü acaba, çalışmak, iş, çalışmamak ve aylaklık arasındaki ilişkiyi? Genellikle düşüncemizi çok fazla odaklamadığımız bir konu bu..."çalışmak" İronik olarak hepimiz çalışıyor ve bu şekilde para kazanıyoruz. Ancak çalışmak kavramının kendisiyle alakalı pek azımız kafa yoruyoruz.

Literatürdeki tüm kavramsal tanımları bir yere bırakarak çalışmayı, kişinin bedensel, zihinsel ve ruhsal eylemleriyle gerçekleştirdiği üretim sürecinin bütünü olarak tanımlayabiliriz. Bu tanım bizi çağlar boyu çalışma kavramını irdeleme açısından bütünsel bir bakışa götürebilir. Basit anlatımla kişi, uzmanı olduğu bir ürünü üretir, bunu satar, bu yolla gelir elde eder ve bu şekilde hayatını idame ettirir. Klasik anlamda çalışma kavramının yansıması bu çerçevede görülebilir. Hal böyle olunca aylaklık, kişinin çalışmadığı anların bütünü ve çalıştığı anlarda işine konsantre olmadığı zamanların bütünüdür.

Tarihsel süreçte bakıldığında aylaklığın ekonomik sistemler modernleştikçe toplumsal sınıflar arasında yatay bir şekilde dağıldığını görüyoruz. Eski Yunan'da köleler hiç aylaklığa sahip değilken, toplumun üst kademesinde konumlanan filozofların çalışma anlamında herhangi bir faaliyet göstermediklerini biliyoruz. Bu demektir ki bir filozofun sadece düşünmeye ayırdığı zamanların aylaklık olarak tanımlanmadığı, aksine çalışmaktan daha kutsal bir üretim şeklinde itibar gördüğü ve ironiktir ki, köleler çalıştığı için düşünmeye bu kadar zaman ayırabildikleri açıktır. Günümüz perspektifinden bakıldığında filozofların sistem içindeki konumları tamamen aylak, üretime katılmayan ve sistem içinde kesinlikle artı değer yaratmayan bir üretim sürecidir. O halde filozofun aylaklık ediyor olması, eşitsiz bir sistemde başka birinin aylaklık etme hakkının elinden alınmasıyla mümkün görünüyor.

Tarihsel süreç biraz daha ilerlediğinde, aylaklık ve çalışma arasında yine kesin bir ayrım söz konusu değildir. Bu süreçte çalışan kişi belirli zaman periyodlarına gereksinim duymadan işini gerçekleştirir. Mesai saatleri yoktur ve üretim sürecindeki yegane aktör kendisidir. Ayakkabı imal ediyorsa, imal edeceği ayakkabıların imal edilme şekil ve zamanını kendisi tayin eder. İmal eden kişi ustadır ve bu şekilde çalışma üzerindeki tüm denetim kişinin kendisine aittir. Aylaklık hakkı tamamen ustanın elindedir. İstediği zaman dükkanının üstündeki evine çıkıp dinlenebilir ve istediği zaman dükkanının arkasındaki atölyesinde üretime devam edebilir. Hal böyle olunca çalışma mekanı ile yaşama mekanı arasındaki mekansal birlik, kişinin aylaklık hakkını elinden almayarak, kişiyi belki de işinde daha fazla uzmanlaşmaya iten bir süreç olarak karşımıza çıkıyor.

Sanayi Devrimi ile birlikte, aylaklık ve çalışma arasındaki yatay ilişki kayboluyor. Makinalaşma ve seri üretim, atölyesinde üretim yapan ve mekansal birlik olarak aynı mekanın üst katında yaşayan ustaların sistem içinde varolma şansını ortadan kaldırarak bu ustaların işçileşmesi sürecini başlatıyor. İşçileşme ile birlikte ustalar (işçiler), iş süreçleri üzerindeki denetimlerini tamamen yitiriyor ve makinaya bağımlı kalmaya başlıyorlar. Bu da aylaklığın mekanik bir sistem dahilinde işçilerin elinden alınması durumunu ortaya çıkarıyor. Aylaklık hakkı elinden alınan işçi, belli bir zaman diliminde, belli bir birim işi yaparak, üretim sürecinin aksamaması için belli periyodlarla belli parça işleri bitirmek durumunda kalıyor. Bu süreç işçinin devamlı aynı işi yapıyor olmasından kaynaklı yaptığı işe yabancılaşma sürecini de beraberinde getiriyor. Hal böyle olunca, üretim sürecinde kişi, yaptığı iş üzerindeki tüm denetimini de kaybederek git gide vasıfsızlaşıyor. Yaptığı iş üzerinde düşünmesini olanaklı kılan bir aylaklık hakkı olmadığı için kendine de yabancılaşıyor. Bu noktada çalışma kavramı kırılarak, başta verdiğimiz tanımdan farklı bir hal alıyor. Artık kişi, sadece gelir elde etmek için çalışır konuma geliyor ve belli bir ürünün üretimindeki herhangi bir üretim girdisi konumuna indirgeniyor. Çalışma kendi doğasından saparak, kişinin tüm hayatını kapsayan olmazsa olmaz bir faaliyet konumuna geliyor. Yaşam alanı ile çalışma alanı birbirinden farklılaşıyor, üretim zamanlara bölünerek durmaksızın devam eden ve çalışan kişiyi yutan bir canavar fabrika olgusu ortaya çıkıyor.

Elbette ki yukarıda bahsi geçen fabrika aşamasında da kişi kendi aylaklığından tümüyle vazgeçmiyor. Yine makina başında bazen üretimin durmasına veya üretim kayıplarına yol açacak tarzda odak sorunları yaşıyor. İnsan olmasının doğası gereği sosyalleşme ihtiyacı içinde yanındaki ile konuşuyor, sigara içiyor vs. Ancak seri üretim; sistem içinde varolma gereği olan rekabet edebilirlik yüzünden, o kadar fazla hataya tahammül etmez şekilde gelişiyor ki, işçilerin makina başındaki anlık aylaklıkları bile sistem açısından kabul edilemez görünüyor. Hal böyle olunca Sanayi Devrimi'ne eklenen Bilgi ve Teknolojik Devrim ile birlikte, kişilerin hata yapma payları minimuma indirgenmeye başlanıyor. İşyerinde tamamen denetime haiz olan işçiler, hiçbir şekilde aylaklık hakkına sahip olamaz duruma geliyorlar. Örneğin bir fast food dükkanında kasiyer olan bir işçi, müşteriye koyacağı kolanın miktarını kendi belirleyemiyor. Çünkü sistem, işçinin kola koyarken aylaklık edip de belirli birim kolanın israf edilmemesi için, bardak hacmine göre kola koyan makinalar icat ediyor. İşçiler artık sadece bir düğme ile kola koyan, bunu servis eden vasıfsız yığınlara dönüşerek tümüyle aylaklık haklarını yitiriyorlar.

Günümüz endüstri ilişkilerinde tatil kavramı (yeni ve/veya * eski anlamıyla) çalışanlar için aylaklık açısından bulunmaz dönemler. Kişi çalışmaktan tamamen koparak, sosyal anlamda (sistemin izin verdiği ölçüde) ancak bu dönemlerde var olabiliyor. Ancak çalışma kavramının Sanayi Devrimi öncesindeki tarihinde, tatil diye bir mekanizmanın varlığını görmüyoruz. Demek ki, çalışmanın aylaklıkla bütünleştiği o dönemde, tatil diye bir kavramın gerekliliği yok. Aylaklığın kısmen mümkün olabildiği, vahşi kapitalizm sonrası refah devleti döneminde ise tatiller, nispeten daha verimli çalışmanın varlığını mümkün kılabilen dönemler. Ancak günümüzde insanlar için tatil çok elzem bir ihtiyacı betimliyor. Bu yüzden tüm tatiller kişilerin kendilerine ayırdıkları dönemler olarak ortaya çıkıyor. İşte bu yüzden artık bayramlar eskisi gibi olmuyor, kentlerde kişiler arası komşuluk ilişkileri zayıflıyor. Çünkü insanlar sadece kendileriyle olmayı seçtikleri mutlak bir dinlenme dönemine sistem tarafından itilmiş oluyorlar. Dolayısıyla insanların geleneklerini yaşatma fırsatı olan bayram ve/veya farklı gün kavramları, sistemin değişmesi ile anlamını sadece "tatil" e indirgiyor. Dolayısıyla aylaklık hakkının istismarı, kültürlerin geleneksel anlamda kendi bağlarıyla beslenmeleri sürecini de kopartıyor. Tüketim toplumuna yönelik pazarlar haline gelen geleneksel kutlamalar, tatil kavramıyla da birleşince, içleri boşalmış tatil dönemleri haline geliyor, O toplumda bunlara önem veren kişiler nezdinde fark ettirmeden anlamlarını yitiriyorlar.

Sonuç itibariyle aylaklık bence tatilden farklı bir hak. İnsanlar Salı gecesi sabaha kadar içmek isteyip, Çarşamba günü işe gitmek istemeyebilirler. Ve eminim Perşembe günü işe gittiklerinde kaybettikleri zamandan daha verimli işler yapmaya muktedir olacaklardır. Çünkü baktığımızda tüylerimizi ürperten tüm o güzel ve sanatsal işler, düşünceler veya üretimler hep aylaklık hakkı olan ve bu hakkı kullanan insanlar tarafından üretilmişlerdir. Protestan etiğinin aksine çalışmak erdem değildir. Çalışmak yeni anlamıyla sadece kaygıyı getirir. Kaygı ise kişinin yaratıcılığını köreltir. O kadar çok ve hızlı çalışıyoruz ki, ruhlarımız geride kalıyor. Kendinizi işinize vermeyiniz. Aylaklık ediniz. Çünkü aylaklık tembellik değildir. Aylaklık insanın doğasında olan, insanın yaşaması gereken bir erdemdir. Evet...

Aylaklık erdemdir!!!

* Veblen abime sevgilerimle!!!

13 Nis 2009

cobweb

Soru: İnternet sosyalleşme yaratır mı?

Az evvel bir forumda denk geldiğim bu önerme, beynimde klişe kavramlarla geçiştirdiğim bu konuyu, klişelerden uzak bir şekilde tekrar düşünmem gerekliliğine beni zorladı. Soru çok açık. Birçok insanla muhattap olduğumuz elektronik dünya acaba gerçekten sosyalleşme getiriyor mu? Buna biraz da kavramları irdeleyerek yanıt aramaya çalışalım.


Sosyalleşme, sözlük anlamı olan toplumsallaşmaktan farklı bir anlamı da barındırıyor aslına baktığımızda. Toplumsallaşmak daha politik bir anlama vurgu yaparken, sosyalleşmek geçirilen iş dışı zamanların, yalnız geçirilmediği anlamını veriyor. Burda iş (meslek) zamanının dışında vakit geçirmek hayati bir önem arzediyor. Bunun nedeni ise, iş içinde başkalarıyla geçirilen zaman her ne kadar sosyalleşme gibi görünse de, zorunlu bir biraya gelmeyi barındırdığından sosyalleşme olarak algılanmıyor. Ancak iş süreci, sosyalleşmek anlamında da büyük bir zemin oluşturuyor. Sonuçta sosyalleşme tanımında zaman geçirilen kişinin kimliğinden ziyade, o kişinin varlığı önemli hale gelmiş oluyor. İş süreci dışında kişinin iş arkadaşlarıyla zaman geçiriyor olması, onun sosyalleştiğine delalet ediyor.

İnternet ise hepimizin bildiği üzere, bilgisayar ekranından bizlere sunulan, sonsuz özgürlüğün olduğu bir alan. Resmi ve/veya gayri resmi milyarlarca bilginin havada uçuştuğu, sayısız sitenin olduğu, sınırsız erişimin yaşandığı bir boyut. İnternetin en önemli özelliklerinden bir tanesi, sanırım, kişiye sonsuzluk duygusunu, sınırsızlık hissini ve uzamsızlık düşüncesini veriyor olması. Pek tabii internetin ilk çıktığı andan beri kullanılan "sörf yapmak" kelimesi bu hissin betimlenmesinde bize ciddi ipuçları veriyor. Oysa ki tanımlananın, bize dikte ettirilenin aksine internet ne yazık ki çok da özgür bir alan vaadetmiyor bizlere. Sınırsızlık ve özgürlük durumu, en sonunda kişinin izlediği bir kaç site, bir kaç forum, veya sohbet pencerelerinde yitip gidiyor. Sınırsız ve her siteye girmek anlamında özgür kişi, sonuç olarak çok sınırlı bir kullanıcı haline geliyor. Bu noktada farklı bir yerden ama aynı mantıkla kendime şu eleştiriyi yapabilirim: "İnsan hapiste değilse, mekansal anlamda özgürse, Dünya'nın her metrekaresini gezemiyor diye sınırlı veya tutsak mı sayılmalı?" Elbette ki hayır! Zira internet kişiye beyinsel bir özgürlük vadederken, tam tersine beyinsel bir tutsaklık getiriyor. Kişinin sitelere girme anlamındaki özgürlüğü, girdiği sitelere bağımlı olması şeklinde bir davranışa dönüşüyor. Bu da doğal olarak tüketim toplumunun "sahip olunan şeyler sonuçta kişinin kendisine sahip olur" argümanıyla bire bir örtüşüyor.

Konuyu fazla dağıtmadan, tüm bu açıklamaların ışığı altında asıl sorunun irdelenmesi yerinde olacak diye düşünüyorum. Eksi ve artı yönleriyle internet; kendisine bağımlı ve/veya ucundan bucağından bulaşan insanlara bir sosyalleşme sağlayabilir mi? Benim öncelikli cevabım hayır yönünde. Ancak internet kişinin hayatını o kadar değişik bir şekilde avucunun içine alıyor ki, buna hayır diyerek kestirip atmak da çok mümkün olmuyor. Çok dar bir açıdan bakıldığında, kişinin kendi odasında yapayalnızken sosyalleşmesi diye birşey benim nazarımda pek mümkün değil. İnternet doğası gereği bir iletişim kanalı. İnternetin iletişimi kolaylaştıran özelliğini sosyalleşmeyle karıştırmamak gerekiyor. Zira sosyalleşmek iletişimi barındırsa da, tek başına iletişebiliyor olmak sosyalleşmek için yeterli olmuyor. Bunun yanı sıra internet üzerindeki iletişimlerin niteliği de internetin sosyalleşme anlamında bir araç olamayacağı yönünde kanıt diye düşünüyorum. Zira internet iletişim anlamında öyle dejenere bir tarz yarattı ki, sosyalleşme fikri insanları mutlu ederken, internet üzerindeki iletişim insanları mutsuz hale getirir olmaya başladı. Kaldı ki kim sosyalleşme fikrinden mutsuz olmak ister ki? Bu noktada akradaşlık siteleri, sohbet programları, forumlar..vs; internet üzerindeki iletişimin en fazla şekilde dejenere olduğu yerler. Bu ilişkilerin niteliği genelde altı boş, kısa süreli ve insanları normal hayatın düşünce yapısından uzaklaştırıcı şekilde ortaya çıkıyor. (Bunları kadın - erkek ilişkileri olarak tanımlamıyorum. Bu tarz ilişkiler de dahil olmak üzere, insan ilkişkilerinin geneline yönelik bir tanımlama ortaya koyuyorum.)

Normal hayat demişken, bu aralar çokça kafayı taktığım bilgi toplumu, tüketim toplumu gibi kavramların internet iletişimleri ve sosyalleşme ile yoğun olarak etkileştiğini düşünüyorum. Zira tüketim toplumu ve ekonomik sistemin değişmesi ile beraber ortaya çıkan bu ikili dünya, bir yanda iş, para, stres, pompalanan tüketim arzuları, sahte renkli reklamlar ve toplumun devamlı suretle mcdonaldslaştırıldığı(*) bir alan olan gerçek dünya, diğer yanda da bu alanda sadece piyasa ekonomisine katkıda bulunma ölçütüyle var olan insanın, normal şekilde yaşayamadığı hayatını bir nebze normalleştirsin diye kurgulanan sanal dünya şeklinde beliriyor. İlk bakışta internet insanların işine gelen, onları bir şekilde gündelik hayatın stresinden uzaklaştırıp, tutkularını kısmen de olsa gerçekleştirdikleri bir alanmış gibi görünüyor. Ancak biraz daha derin bakıldığında; düşünmeyen, dolayısıyla normal hayatındaki durum, olgu ve yapıları sorgulamayan insanları yaratan bir alan olarak maskesi düşüveriyor. Matrix filminin kurgusunu bu anlamda çok orjinal bulanlar, lütfen gündelik hayatta yaşadıkları bu sanal perdeye biraz daha dikkatli baksınlar. Sadece Türkiye üzerinden örnek vermiyorum. Dünya genelinde de bu böyle. Sistem kendisine çıkabilecek alternatifleri tamamen bu yapıyla önlüyor. İşsizlik, parasızlık, yaşam şartlarının kalitesizliği, çevre kirliliği, algı ve sembollerin insan davranışlarına negatif etkisi (Gündelik hayatta biz buna marka sevdası diyoruz) Sonuç itibariyle piyasa mekanizmasının yarattığı herşey, internet başına oturduğunda kişinin aklından siliniyor. İnsanlar bunun üzerine düşünüp akdemik çıkarımlar yapsınlar demiyorum. Zaten hiç düşünmeyen insanlar kendi yaşadıkları bununla ilgili sıkıntları bile görmezden gelir hale geliyorlar. Aynı filmdeki gibi, bambaşka bir dünyada, bambaşka tutkularla varolduklarını zannederek, sınırsız özgürlüğün(!) tadını çıkarıyorlar. Ve işin asıl ironik kısmı, internetin de piyasa mekanizmasının aslında ta kendisi olması durumu. Yani insan dış dünyada sömürülüp, sanal dünyaya mahkum edilip, burada bir kez daha sömürülüyor. Ve kimse bu sömürünün farkına varacak bilinçsel faaliyetlerini hayata geçiremiyor.

Meseleyi biraz toparlayıp sonuçlandıracak olursak, internet elbette ki yukarıda yazılanlar kadar vahşicesine mahkum edilemeyecek bir kurum. Ancak ciddi de bir propoganda, beyin yıkama ve sistemin istediği insan kalıbını üretme aracı. Hal böyle olunca kişinin facebook'tan ilkokul arkadaşlarıyla yıllar sonra tanışıp da yaşadığı geçici sosyalleşmenin(!) o kişinin hayatına olan getirisi, facebook'un aslında çok ciddi bir ticari yapılanma olduğu, kişinin bilgilerinin arşivlenmesinden, reklam ve piyasa ekonomisinin devamı yönündeki sanal bir kapital örgütlenmesi olması dolayısıyla hiçbirşey vermeden o kişiyi resmen sömürmesinin yanında çok küçük kalıyor.

"İnternet olmasaydı ne olurdu?" idi okuduğum forumun başlığı. İnternet olmasaydı insanlık daha az dejenere olmuş, daha mutlu bir kitle olurdu...

20 Mar 2009

sabah...

Bir an önce sabah olması mümkün mü lütfen????

Ne hasta bekler sabahı................................................................

6 Mar 2009

Gölgeler ve Toz



Yenilmedim...

Ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın yenilmedim. Bugün tüm yapacağını yaptı, elinden gelecek en son şey buydu. Artık zaman benim lehime akıyor. Tüm pislikleri akıtmak için akıyor bu su. Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz demiş ya biri, işte artık nehir aynı nehir değil, yatağı değişik, su çok ayrı bir yere akıyor.

Yenilmedim...

İçimden gelen en saf halimle durdum karşında. Çatal dilinle söylediğin tüm sözlere göğüs gerdim iyi niyetimle. Kendimden vermeden. Gururumdan vermeden. Manevi olarak atamadığın kılıç darbelerini, maddi olarak kesiklerle kanattın zırhımın altından. Tek dizim yerde durdum. Kılıcımı kuma sapladım, sıcak bir kan aktı, bekledim. Yere düşene vurulmaz düsturu yok senin savaşında. Vurdun! En temiz halimle karşıladım tüm kılıç darbelerini, kesilenden sıcak bir kırmızı aktı her seferinde, kalktım! Sen vurdukça tekrar düştüm tek dizim yerde, kılıcım elimde, yere saplı. Boyun eğmek değildi asla! Sadece bekledi kan dursun diye. Yine vurdun. Her seferinde yerden kalkmama tahammül edemezcesine vurdun. Vurdun... Vurdun! Biliyordun, eğer kalkarsam, eğer ki bir kez kalkarsam yere sereceğim seni. Biliyordun.


Tüm yapabileceğin buydu. Vurdun, vurdun, yıkamadın! Kanattın, deviremedin. Fikren mağlup oldun. Oyun bitti! Şimdi karşımda o zırhın içinde ufacıksın. Kılıcımla paramparça etmeye bile değmez seni. Kaldırmıyorum kılıcımı. Dövüş bitti. Sen elinden geleni yaptın. Yıkamadın. Bense yıkmıyorum seni, zira güçsüz olana kılıç kaldırmak yazmıyor benim lugatımda. Düşürmeyeceğim seni korkma. Git ve bir daha karşıma çıkma. Benim anladığım dilde konuşmuyorsun. Benimle dövüşecek kadar anlam ifade etmiyorsun... Gölgeler ve toz...Hepimiz gölgeler ve toz değil miyiz? Neyiz ki bu savaşçı yüreklerimizde biz. O yüreği taşıyorsak eğer uçuşan tozlarız. Taşımıyorsak arada gezen kara bir gölge. Sen kara bir gölgesin artık. Köhne varlığınla git, ışığa gömül. Yok ol!

Gölgeler ve toz... Güç ve Onur... Her şey bunun içindi!!!

3 Mar 2009

gözleri intihar mavi


şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim
ki bu yaşlar
utangaç boynunun kolyesi olsun
bu da benim sana
ayrılırken hediyem olsun...


2 Mar 2009

Nükleer Başlık




Patlamaya hazır bir bomba gibi olduğum zamanlardan birini yaşıyorum ve "abidik nesneler köşesi"ne atılmış bir nesne gibi hissediyorum kendimi. Manasız, faydasız ve işlevsiz bir nesne gibiyim. Aslında böyle değilim, olmadığımı pek tabii biliyorum ama malumunuz bu memlekette yaşamak bir o kadar zor ve insanı ne olup olmadığını şaşırtacak derecede çetrefilli. Gerek insanların çeşitli kamusal alanlarda yaptıkları davranışların absürtlüğü, gerek her alanda varolan sistemlerin çarpıklığı, gerekse de bu ülkede yaşayan gençlerin her şekilde geleceksiz ve güvencesiz oluşları, yeni kuşakların varlığı ve memleketimin nurlu ufuklarından doğacak günler açısından şahsımda büyük bir endişe peydah ediyor. Son zamanlarda gelecek ve güvence olaylarını çokça kafama taktığım için olsa gerek, bu konularda düşünme ihtiyacı hissediyorum.

Bir memleketin gençleri (genç tanımımı ortaokuldan yaklaşık 30 yaşına kadar olan insan evlatlarından müteşekkil kılıyorum.) yeterince eğitim almazsa, abidik gubidik bir eğitim üstüne bu yavrulara iş imkanı bulunmazsa, es kaza bulunan işler de 3 - 4 senede bir ortaya çıkan krizlerle geri alınıp bu gençlerimiz depresyonun kucağına terkedilirse, ortaya çıkan vahim tabloyu hele bir düşünelim. Hatta düşünmeyip sadece penceremizden insanların akıp gittiği sokaklarımıza bakalım. Biraz gazetelerin haber sütunlarına göz gezdirelim. Ortaya çıkan toplumsal tablo gerçekten çok vahim. Sosyal tespit yapıp da bunu klişe cümlelerle satacak değilim. Entel edebiyatına girip de, "yoksullarımızı okutmuyoruz, onlar da doğal olarak tepkisel oluyor, kral tv de pompalanmış cinselliklerini kamçılayarak gidip en yakın komşu kızına tecavüz edip, jandarmadan korkup da 17 yerinden kızı bıçaklayıp kaçıyorlar." tarzı cümleler de kurmayacağım. Derin sosyolojik çıkarımlar, psikolojik buluntular, sosyo ekonomik göstergeler peşinde de değilim. Sadece şunu anlamaya çalışıyorum. Bu kadar şey olurken insanlar hala nasıl bir şekilde sorgu yapmıyorlar çok merak ediyorum. Yahu birileri geliyor, birilerinin olan birşeye el koyuyor, el koymakla kalmayıp çok afedersiniz malına el koyulana nanik yapıyor. Kimse de ağzını açıp tek kelime etmiyor. "Yahu bir dakika arkadaş, siz beni soydunuz soğana çevirdiniz, geleceğimi aldınız, üstüne üstlük de çocuğumun hayatını da çalıyorsunuz" demiyor. Diyemiyor.

Tam da bu noktada ünlü şair, tek Türk nihilisti Neyzen Tevfik'in yazmış olduğu bir dörtlük takıldı aklıma:

Türk milleti gariptir,
her lafı kaldırmaz...

ibne dersin kızar da,
sikersin aldırmaz...


Hadi bakalım...

27 Şub 2009

Kilit



Şarkılar duyuyorum eskilerden. Alıp götürdüğü yerlerde ben yokum. Ama yok da değilim. Özlediğim şey ne bilmiyorum?

(....Açık bir kapı...)

En kısa zamanda bir ilaç içip tüm ruhsal çalkantılarımdan kurtulup dimağı temiz bir insan olmak, haketmediğim şeyleri yapmamak istiyorum.

(Biri onu artık kapatmalı...)

Ezgilere kendimi kaptırıp bazen o günler geri gelsin istiyorum. Takıntısızca, ağzımızdan taşarcasına şarkılar haykırdığımız o günleri özlüyorum böyle anlarda. Kadehlere yumulup da gülüp küsüştüğümüz, kıskandığımız, kıskanıldığımız, elle tutulur biçimde varlığımızı sahiplendiğimiz o günleri.

(Güzel olan herşey gibi...)

Tamamen eskiye dönüp herşeyi yeniden yapmak; yaptığım tüm hatalardan kurtulmak istiyor, ve bu takıntılı hikayeyi burda mühürleyip kilitliyorum.

(Bu da artık çok fazla kurcalanmamalı...)

Söz veriyorum...

26 Şub 2009

resurrection


Uzun bir zamandır elim dolayısıyla ara verdiğim yazma işine, alçım çıktıktan ve hafifçe elimi kullanmaya başladıktan sonra tekrar dönme kararı aldım. Öncelikle belirtmeliyim ki genel durumumda sıkıntılı bir hadise yok. Fizik tedavi sayesinde donuklaşan parmaklarımı bir piyano virtüözü gibi kullanabilme yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Alçımı herhangi bir insan evladının kafasında parçalamadan çıkarttığım için de memnunum. Zira "memleketimdeki insan manzaraları" azıcık izlendiğinde değil alçıyı herhangi birinin kafasında parçalamak; ayakkabısını çıkarıp da fırlatası geliyor insanın. Birincisi bu memlekette kapı tutma ve arkadan gelene bu anlamda nazik bir selam verme kültürü yok. Hadi devlet daireleri, sinema salonları, mağazalar gibi kamuya açık toplu alanlardaki bu nezaketsizliği bir dereceye kadar anlarım. (Anlamam da anlar gibi yaparım.) Yahu insan hastane kapısını da arkasından gelene bakmadan "güm" diye kapatır mı? Bir kez olsun "Şu kapıyı tutayım da arkamdaki yadigar olsun" demez mi? "Kapı hakkı" hep mi birilerinin kardeşim? Yemin ediyorum iyi dayandım. Tabi sıkıntı sadece kapı tutma hadisesi ile son bulmuyor. Bunun bir de dolmuş versiyonu var. Es kaza ön tarafa oturmuşsanız, bir eliniz alçılı, diğer elinize de bilimum sağlık karnesi, röntgen, dosya ve benzeri bir çok aparat güç bela sığışmışsa. Arkadan uzatılan parayı ön tarafa geçirmek yönündeki iletken kişi olma misyonu sizi fazlasıyla zora sokabilir. Tamam! Zora gelmek konusunda herhangi bir sorunum yok. Hamama giren terler hesabı buna katlanabilirim. Ama bir de bu konuda ısrarcı bir dolmuş ahalisi var ki; kendilerine, uzatmam yönündeki dördüncü ısrarlarından sonra nihayetinde ağzımı açarak, "Bey amca gel buraya koy, öyle uzatayım. Görmüyo musun kolum alçıda yahu?" diyebildim. İçimden neler dediklerimi ise "hardcore" malzemelerin barındığı bir mekan olmasın diye bu blog, yazmamayı tercih ediyorum. (Yaşasın, artık "hardcore" yazan herkes benim bloguma gelecek. Bu vesileyle memleketin kültürel dokusunda ciddi patlama yaşatmayı bekliyorum. Sivilce misali. )

Sonuç itibariyle alçıyla geçen iki aydan sonra alçısız yaşamanın muhteşem birşey olduğuna kanaat getirdim. Canım istediğinde banyo yapabilmek, taharet musluğunu pantolonum ayak bileklerimdeyken akrobatik hareketler yapmadan açabilmek, ekmek bölebilmek, (Taharet musluğundan direk ekmek bölme kısmına atlamam okuyucuda sıkıntı yaratmasın. Zira taharet hadisesinden sonra arada başka bir musluk daha mevzubahis oluyor. Endişe etmeyin), kola kapağı açabilmek ve hatta kapağın içindeki plastiği sökerek ilgili kodu herhangi bir telefon numarasına postalayarak hediyeler kazanmayı bekleyebilmek gibi bir çok lükse tekrar kavuştum. O yüzden mutluyum.

Mutlu olmamın diğer bir nedeni de hala raporlu olduğum için yatışa devam etmemdir. Arz ederim.

16 Oca 2009

Surgery

Evet son dönemde blogumu Citation Index'te yer alan bir ortopedi journal'ine çevirdiğimin farkındayım. Bir bilim insanı(!) olmamdan ötürü bu durum normal karşılanmalı...



Resimdeki şahsıma ait alçı içinde çekilmiş el grafisinde açıkça görüldüğü üzere, daha evvel kırdığım sağ el 4. tarak kemiğim kaynamak bir yana dursun, Disneyland'daki en büyük rollarcoaster'a binmiş bir çocuk edasıyla ordan oraya oynuyor, zıplıyor, kayıyor. Show Haber'in "ahanda Seda Sayan'ın selülitleri, Hülya Avşar'ın memeleri" haberlerinde kocaman kırmızı daireler içinde malzemeyi bize sunması misali, daire içindeki alandan görebileceğiniz gibi, kemiğim şaftı kaymış bir vaziyette beni izliyor. Üç silahşörlerin havada birleşen kılıçları gibi çarpık, üçgenden ve kareden sonra geometride en sevdiğim şekil olan yamuk gibi yampirik duruyor. Velhasıl doktorum duruma:"Kaçış yok ameliyat" diyor.

Sözün kısası Cuma günü İbni Sina hastanesinde ameliyat olacak elime bir plaka ve iki adet vida takılacakmış. En büyük tesellim, bundan böyle girdiğim kapı tarama cihazlarında "viyk viyk" diye ötecek olmam. Evet! Gittikçe metalleşerek Darth Vader olma yolunda ilerliyorum. Ehe ehe!


7 Oca 2009

Siyah Beyaz

video
Siyah beyaz - Ölüm yaşam...